|
|

|
(08-Ocak-2008)Shabidyn
PİS FAKİRLER !
Fakirler neden pistir? Fakir insanlar neden pis ortamlarda yaşamak zorundadırlar? Bu provakatif sorulardan sonra sermaye yandaşı ya da fakir düşmanı olduğum sanılmasın. Şu var ki, kimse fakirliği sevmez, olsa olsa kabullenmek zorunda kalabilir. Fakirliğin (burada daha çok maddi fakirlikten bahis olunacaktır, “eğitim cahilliği alır, eşeklik baki kalır” türünde görgü ve vicdan fakirlikleri konumuz değil) temel sebebi bireyin parasının az olmasıdır.
* * *
Öyleyse biraz paradan bahsetmek lazım. Para saklı enerjidir yani bir potansiyeldir. Onu her an kinetik enerjiye ya da başka bir madde formuna dönüştürebilirsin. Paran ne kadar çoksa potansiyel enerjin de o kadar çok demektir. Dünyada aklın alamayacağı miktarda paralara yön veren kişi ve gruplar vardır, bunlar adeta ilah gibidir. Genellikle finans merkezlerinde gördüğümüz yüksek binalar para ilahlarının dolar anıtlarıdır. Paramızı biriktirerek tasarruf yaparız, zor zamanlar için enerjimiz olsun isteriz. Paranın birikmesi de ilginçtir. Tasarruf artışıyla servet artışı aynı değildir. Belli bir değerden sonra servet artışı tasarruf artışından daha fazla olmaya başlar. Kapitalist sistem buna göre kurulmuştur. Eşik değeri geçtikten sonra artık paradan dahi para kazanmaya başlarsınız. Örneğin Türkiye’de bankada 250bin YTL paranız varsa Private Banking (özel müşteri hizmeti) uygulamalarına dahil olmaya başlarsınız. Bu rakam bile ne kadar fakir bir ülke olduğumuzu gösteriyor çünkü Amerika’da Private Banking uygulamalarına girmek için en az 5milyon USD paran olması lazım. Neyse biz özel müşteri olduk diye sevine duralım yine de. Sermayeniz belli bir seviyeye gelmişse yatırımlar yaparsınız ve eğer bunu akıllıca yönetebilirseniz servetinizi artırmak için tasarruf yapmanıza gerek kalmaz.
* * *
Herşey böyle bakınca güzel görünüyor, zenginlik düzeyi arttıkça yapılan yatırımlar artar, işsizlik azalır gibi geliyor ama nedense öyle olmuyor bizde. Zengin daha zengin olurken kişilere iş kapısı açacak yatırımlar yerine paradan para kazandıran spekülatif piyasa uygulamaları destekleniyor daha çok. Kimse reel ekonomiye para yatırmıyor. Dış borçlanma faizi %17’lerde olan bir ülkede bu normal bişeydir. Sıcak para gelir nemasını alır ve sonra gider. Türkiye 2002-2007 yılları arasında 180milyar USD dış borç faizi ödemiş. İlhan Kesici bunu TBMM’de dile getirdi ve herkes şaşırdı. Şimdi AKP kömür dağıtma işine Valilikleri aracı ederek bu işi kurumsallaştırmaya çalışıyor. Gazetelerde çalışkan valilerimizi kömür torbalarına yardım ederken görüyoruz. Başbakan 8 milyon kişiye kömür verildiğini söylüyor kaba hesapla bu 8 x 4 = 32 milyon kişiyi etkiliyor diyebiliriz. Peki bir ülkenin yarısı kömür dahi alamayacak düzeye gelmişse bu bir sefaletin ifadesi değil midir? Türkiye’ye son 5 yılda 180milyar dolar faiz ödeten bir yönetimin halkın bu durumundan kendisini hiç sorumlu tutmaması ve halkın da bunu kabullenmesi (gidip %47 oy verdiler çünkü) tarihe geçecek bir tuhaflıktır.
* * *
Fakir insanlar da zengin ya da orta sınıf insanlar gibi şahsen pis (genel anlamda olumsuz) ortamlarda bulunmak istemezler, şartlarını devamlı iyileştirmeye uğraşırlar. Dışarıdan (ya da daha kolay şekilde uçak ile) varoş semtlere bakınca buraların yapılaşmasındaki çarpıklıkları, evlerin bomba yemiş gibi sıvasız zevksiz şekillerini gözleyebilirsiniz. Çoğunda altyapı problemi vardır ve ortalığı çöp ve pislik götürmektedir. Bireysel veya mahalle bazında dahi olsa insanların bulundukları ortamı pislikten ve düzensizlikten kurtaramamalarının temel sebebi fizik yasalarıdır. Bilindiği üzere Termodinamiğin 2. Yasası Entropi’dir. Entropi genel olarak düzensizliğin devamlı artma eğiliminde olduğunu belirtir. Düzensizliğin devamlı artması bir sistemin ölmesinin, dağılmasının temel nedenidir. En basiti içinde bulunduğumuz evi ele alalım. Ev ile ilgilenmeyi biraz bırakınca ortalığın ne kadar çabuk dağılmaya başladığını fark etmişsinizdir. Entropi ile mücadele etmek için dışarıdan sisteme devamlı enerji vermek gerekir. Canlılar da dışarıdan enerji alarak organik bütünlüklerini koruyabilirler. Varoşların temel problemi enerji eksikliğidir. Buradaki enerji “Para”dır. Sisteme giren enerji az olduğu için varoşlar devamlı pis ve düzensiz ortamlara mahkum olmaktadır. Zaten böyle oldukları için buralara “varoş” diyoruz! Varoşlarda “Para” enerjisinin eksikliği bireysel çabalarla giderilmeye çalışılır. Örneğin evler ve alt yapı kalitesiz olduğu için daha çok kişisel enerji harcanmasına neden olurlar. Üstelik elde edilen sonuç vasat olur. Kişiler yıpranır, yetersiz beslenirler, kendi aralarındaki ilişki düzeyleri temel ihtiyaçların karşılanma probleminden etkilenir. Temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorluk çeken insanlar sağlıklı ilişkiler kuramazlar. Bireylerin ömürleri kısa olur. Çocukları sağlıksız olur. Stres düzeyleri yüksektir, kavga gürültü eksik olmaz. Suç oranı fazladır. Terör örgütleri için varoşlar önemli bir kaynaktır. Hem lojistik hem de insan kaynağı bakımından kullanılırlar. Mafya buraları sever.
* * *
Fakirlik seviyesinin de Termodinamik yasalarıyla ilgisi vardır. “Üçüncü yasa” : Maddeyi mutlak sıfıra yani eksi 273 dereceye kadar soğutmanın imkansız olduğunu belirtir. Bunun ekonomideki karşılığı, “Mutlak fakirlik” diye bir şey yoktur. En fakir ortamda dahi bir zenginlik vardır. Canlı insanlar mutlak fakir olamazlar. Ancak canlı insanı eksi 273 dereceye kadar soğutursanız o zaman kendisi mutlak fakir olur !?
* * *
Zenginliğin genel tanımı: “Yaşamak için çalışmaya ihtiyacı olmayan kişidir”. İnsanlığın hayat standartı gittikçe yükseliyor. Dünya nüfusu da kontrol edilebilse yaşam daha rahat olurdu, çevre daha az kirlenirdi. Teknolojik gelişmelere rağmen gezegenimizi hala cennete çeviremedik. Fakir insan çok fazla, ekonomik düzen bu haliyle sürdürülebilir değil. İnsanoğlu bırakın fakirliği henüz açlığı bile yenebilmiş değil. Amerika 1960larda açlığa çare olacak diye organik tarımı bıraktı ilaçlı tarıma geçti ve bütün dünyaya bu tekniği ihraç etti. ABD ve AB ilaçlı tarımın üretimi artırıcı cazibesine kapılmışlar ama son yıllarda artık bunun yanlış birşey olduğunu ve kullanılan ilaçların, gübrenin tarım topraklarını kirlettiğini ve değişik hastalıklara neden olduğunu görmeye başlamışlardır. AB/D’de organik olmayan ürünleri şimdi fakir insanlar almaktadır. Biz her yeniliği geriden takip ettiğimiz için ilaçlı tarımla henüz tüm topraklarımızı tam kirletemeden(!) organik tarıma geçme trendine girmiş durumdayız. AB organik tarımı (Türkiye için dahil) destekliyor. Organik tarım ürünlerimizin neredeyse tamamı (ölçek problemi yüzünden) son yıllara kadar dışarıya ihraç ediliyordu. Şimdilerde artık iç piyasalara da verilmeye başlandı ama ürünün gerçekten organik olduğunun iyi denetlenmesi gerekiyor.
* * *
İnsanların rahat yaşamak için ille zengin olması gerekmez. Ortamın genel standartı da önemlidir. Emeğinin hakkını olabildiğince elde edip belli bir hayat standartında yaşayan orta direk denilen kesimi de dikkate almak gerekir. Bu kesim zengin değildir ama belli bir ücretin üstünde, katma değeri yüksek işlerde çalışabildikleri için ve eğitimleri iyi olduğu için zenginler gibi ekonomiye etki ederler. Gelir dağılımında çok uçurumlar yoksa o ülkedeki tüketimin çoğunu orta direk yapar. Orta direğin küçük yatırımları olabilir ama asıl yatırım gücü sermaye gruplarının elindedir. Sermayenin halka yayılması beklendiği gibi halkın hayat standartını yükseltmez bilakis yatırım yapabilecek güçlü sermayeyi tırpanlar. Bunu şuna benzetebiliriz, sermaye içi su dolu baraj gibidir, bir potansiyeli vardır. Biz suyu ovaya yayarsak hiçbir etki gücü ve potansiyeli kalmaz. Yerli ya da yabancı sermayenin yatırıma teşvik edilmesi mevcut hükümetin becerisine bağlıdır. Bizde hükümet spekülatif piyasa yatırımlarını destekliyor hala. Paradan para kazanılmaması lazım artık.
* * *
Dünya’da özellikle geri kalmış bölgelerdeki nüfus artışı açlık ve fakirlikle mücadeleyi zorlaştırmaktadır. Bu bölgelerde yaşayan kişilerin inisiyatifiyle problemlerin çözülemeyeceği bellidir. Uluslararası güçlü birlikler (ya da Birleşmiş Milletler) kullanılarak bu bölgelere ve yöneticilerine (gerekirse silahla) müdahale edilmelidir. Hiçbir yönetim insanları, çocukları açlık sınırında yaşatma hakkına sahip olamaz. Bakamayacağı sayıda çocuk sahibi olan ailelerden çocukların velayeti acilen alınmalı ve bu çocuklar devlet kontrolünde yetiştirilmelidirler. Çocukların ailenin kölesi olması engellenmelidir.
* * *
Herşeye rağmen bilim ve teknoloji ortalama hayat standartını yükseltici yönde ilerlemektedir. Bilgi hammaddeden, üretimden daha önemli hale gelmiştir. Üretimle ilgili süreçler rutinleşmeye başlamış ve bu süreçler otomatize edildikçe insanın üretimdeki rolü gittikçe azalmaktadır. Amerikalı psikolog Abraham Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi” insanı motive eden genel faktörleri çok güzel tanımlar. Kişinin hayatındaki ihtiyaçlar sırayla şöyledir :
1- Fizyolojik ihtiyaçlar
2- Güvenlik ihtiyacı
3- Toplumsal ihtiyaçlar
4- Öz saygı, kendine güven, başkaları tarafından takdir ihtiyacı
5- Kendini gerçekleştirme ihtiyacı (kişinin kendi yeteneklerini ve yaratıcılığını geliştirmesi)
* * *
Bilim ve teknolojinin olumlu kullanılmasıyla “Fizyolojik” ve “Güvenlik” ihtiyacının (yani ilk iki madde) pek uzak olmayan bir gelecekte insanlar için standart olarak karşılanabileceğine inanıyorum. Nüfus artışının ve enerji probleminin çözülmesi grekiyor. Enerji probleminin çözümü için güvenli nükleer santrallar ve mümkün olursa füzyon reaktörlerinin gerçeklenmesine ihtiyaç var. Bunlar sağlanabilirse temel problemlerini hallettiği için insanlığın toplumsal gelişimde daha büyük bir sinerji yakalayacağı şüphesizdir. Sağlayamazsak çoğumuz pis fakirler olarak yaşamaya devam ederiz.
* * *
İnsanlar ömürleri boyunca Maslow’un belirttiği ihtiyaçlar hiyerarşisi içinde ilerlerler ve devamlı çaba halindedirler. Bunun önündeki en büyük engel ülkelerin sınırlarıdır. Sermaye istediği gibi hareket edebilirken insan emeği istediği yere gidemez. Yani sermaye küresel ama emek arzı küresel değildir. Dünyadaki göçmenlik probleminin temeli emeğin küreselleşme çabası ve insanların daha iyi yaşam istemeleridir. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yayınlanan bir raporda, dünyadaki göçmen sayısının 1975 yılından bu yana iki katına çıktığı ve 175 milyon kişinin doğdukları ülke dışında yaşadıkları belirtilmiş. BM Nüfus Dağılımı raporuna göre, dünyada en çok göç alan bölgeler arasında toplam 56 milyon insanla Avrupa başta geliyor. Gelişmiş ülkeler H1 (eyçvan) vizesi, yeşil kart, mavi kart gibi uygulamalarla kaliteli iş gücünü temsil eden yabancılara çalışma ve oturma imkanı yaratarak aslında küresel emek arzını gerçekleştirmeye yardım etmiş oluyorlar. Bu durum genç nüfusları azaldığı için Gelişmiş ülkelerde bir zorunluluk olmaya başladı. Diğer yandan gelişmiş ülkelerin absorbe edebileceği (yani sindirebileceği) küresel emekçi sayısı da sınırlıdır. Yabancılar içine girdikleri kültürlere hemen adapte olamazlar. Bunun için sermaye sahipleri yatırımlarını az gelişmiş ülkelere kaydırıp buradaki emeğin küreselleşmeyerek üretime katılmasına imkan yaratmaya çalışıyorlar. Çin ve Hindistan’da bu uygulama işe yaramış görünüyor. AB/D şirketlerinin çoğu call center hizmetlerini bile Hindistan’a kaydırmış durumdadır. Bu arada Türkiye de bu tür emek arzına açık ülkelerden biridir. Son zamanlarda AB için daha pahalı olan operasyonlar Türkiye’de daha ucuza gerçeklenebiliyor. Küresel iş fırsatlarını yakalamak ve emek arzını sağlamak bizim elimizde.
|
|
|